Çarşamba, Temmuz 24, 2013

Kocatepe

Bir düğün, bir cenazeye katıldım Ankara'da. Geriye bebek ziyareti kaldı. Bir aday var, Arya. Nedim'in kızı. Bu aralar dünyaya gelebilir. Bir-iki ay sonra da Ankara'ya...

Dün Emin'in babasının cenazesine gittim. Kocatepe Camii'ne.

Kızılay'dan, dünyanın en gereksiz yaya üst geçitlerininin arka arkaya sıralandığı Meşrutiyet Caddesi boyunca yürüdüm. Bir piyango satıcısına adres sordum ve tam gösterdiği köşeden sağa dönünce alt katında süper market olan cami karşıma çıktı.

Binaya yaklaştım. Görünürde avlu yoktu. Sağ ve sol tarafta merdivenler vardı. Hangisinden çıkacağımı bilemeyip, sağdakine yöneldim. Ağaçsız, gölgesiz, taştan ibaret dev bir alanla karşılaştım. Avlu diyemedim çünkü bildiğim avlulara benzemiyordu. Gözüm Ebru ve Emin'i aradı. Işık o kadar kuvvetliydi ki, zemin kaplamasındaki açık renk taşla da birleşince görmek zorlaştı. Sol tarafta bir kalabalık vardı. Evet, oradalardı.

Hayat garip. İstanbul'dan bir arkadaşımla Ankara'da bir cenazede buluştum. Ona, babasını kaybeden eşine ve tanımadığım yakınlarına baş sağlığı diledim. Hüzünlü tonda günlük meselelerden konuştuk. Daha güzel günlerde görüşmek üzere ayrıldık. Ben birkaç saat içinde ölümü unutturan günlük yaşama geri dönmüştüm. Onlarınki zaman alacaktı...

Salı, Temmuz 16, 2013

Cesaret

Blogdaki taslak sayısı 35'e ulaşmış. Bazı yazıları hazır olmadığından, bazılarını da yayınlamaya 'ben' hazır olmadığımdan taslak olarak tutuyorum.

Evet, doğru, kendi kendime yazıyorum. Yazdıklarımı bazen birileri okusun istiyorum, bazen "birileri" okumasın... Ama seçme şansım yok. Cesaret. Medeni cesaret. Kalbi açma cesareti. Yazma cesareti. Yaratma Cesareti. Rollo May versin isteyenlere gereken cesareti.

Çarşamba, Temmuz 10, 2013

Tehlikeli günler

Tehlikeli günlerden geçiyorum. Biraz, Orhan Veli'nin "böyle havalar" dediği havalardayım. Mesela sabahları ofise yürürken etrafta çimleri sulayan otomatik spreyler hoşuma gidiyor. Bazılarının menzilinden zıplayarak kaçıyorum. Bugün bir tweet'te şuna benzer bir şey yazıyordu: "Küçük şeylerden mutlu oluyorsan, aşıksın demektir". (Aradım ama bulamadım, bulunca kaynağını buraya ekleyeceğim.)

Dün iş çıkışı spor malzemeleri satan dev bir mağazaya gittim. Koşmak için şort, koşu programının karmaşık zamanını tutmak için 50 ayrı zaman ayarlayabileceğim kronometreli saat, bisiklet kaskı-eldiveni-reflektörlü paça tutucusu (ismi tam doğrultamamış olabilirim) aldım.

Dönüşte A1'den yürüdüm. İlk gün egzersizi niyetine. Bu sabah erken kalkıp bu kez stadda yürüdüm. On haftalık bir program bu. Başlamadan önce sekiz gün yürüyüş, sonra koşu-yürüyüş karışık. Koşu oranı sürekli yükselecek ve onuncu haftada 30 dk. koşabilecek hale geleceğim. Adada başlamıştım ama araya tatiller girince aksamıştı. Bu kez kararlıyım.

Ayrıca hafta sonu bisikletin de açılışını yapmak istiyorum. Binmeyeli epey oldu. Zincirinde bi' tuhaflık sezmiştim, umarım ciddi bir şey değildir. Belki bazı günler ofise bisikletle gelirim.

İçinde semantik geçen şarkı

"İçinde semantik geçen şarkı" diye şuraya yazayım da aradığımda Google'da çıksın. Adını kesinlikle aklımda tutamıyorum çünkü.

In a Manner of Speaking by Nouvelle Vague

Salı, Temmuz 09, 2013

Öğlen


Öğlen yemeğimi bir fındık ağacının altında yedim. Fındıklar henüz olmamış. Beklemedeyim.

Gurbet

Dün akşam telefonum çaldı. Tanımadığım bir numara.

Kadın: Gurbet?
Ben: Kimi aramıştınız?
Kadın: Gurbet'i aradım.
Ben: Yanlış oldu.
Kadın: Afedersin evladım.

Telefonu kapatırken düşündüm. Aslında doğruydu. Evet, burası gurbet.

Pazartesi, Haziran 24, 2013

Saat

24 Haziran Pazartesi. Saat 22.07. Market kapandığına, pastane kepengini indirdiğine, çarşı esnafı evine gittiğine göre kahveyi nereden temin edeceğim?! Biyolojik saatim mesai saatlerine uyumlu değil.

Adadan taşındım ama adayı yanımda getirdim.

Salı, Haziran 04, 2013

Kitaplarıma kavuştum. Artık o kadar yalnız sayılmam.

Bu akşam çay demledim. Eda-Tansu'nun armağanı fincanımla içiyorum. Yağmur yağıyor ince ince. Balkon kapısı açık. Toprak, yaprak, hayat kokusu içeri geliyor. A4 Kapısı'ndan çıkan kortejin "Her yer Taksim, her yer direniş" sesleri uzaklaştı. Saat dokuz buçuğu geçiyor.

Çocuklara, İstanbul'dan ayrılırken "gidip yerleşince sizi aldıracağım" demiştim. Öyle de oldu. Hele içlerinde biri var ki, yazarından imzalı, damgalı, pullu zarfla geldi, diğerlerine yetişti. (Fotoğrafta, yüzü bize dönük, öndeki kitap.)

Sağ olsun Seda, "yangında ilk kurtarılacak" kitaplarımı kargoyla ulaştırdı. (Taşınırken ayırmak zor olmuştu, yanıma alamamıştım. İki valizim vardı ve turuncusu çok ağırdı.)  İlk posta geçen cuma geldi. Eskişehir'e gideceğim için getirip yerleştirememiştim. Pazartesi kargocu bir daha çaldı kapımı. Bu kez bir sırt çantası, içi yine kitap dolu. Demek, hepsi koliye sığmamış. Akşam hepsini tek tek, özenle çıkardım koliden. Artık, o kadar yalnız değilim.

Cumartesi, Mayıs 25, 2013

İlk hafta

Birinci gün:

Uçaktan indik. Biz. Ben ve valizlerim. Turuncusu çok ağır.

İstanbul bulutluydu, burası güneşli. Yağmur sonrası. Temiz.

Havaalanına 40 km mesafede olduğumuzu söyledi şoför. İlk geldiğimde, yoldaki sohbetten olmalı, zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Evet, 40 km varmış. Bi' türlü gelemedik sanki.

Geçtiğimiz yollar hakkında hiçbir fikrim yok. Yön duygumu devreye sokmak için bir kerteriz noktasına ihtiyacım var. iPad'i açıyorum. Google Harita'da mavi bir nokta beliriyor. İşte o benim. Mavi ve Nokta. Daha doğrusu, biz. Ben ve valizlerim. Turuncusu çok ağır.

A1 Kapısı'ndan giriyoruz. (Güm güm güm...) Duralım deyip, ağacın fotoğrafını çekmeyi düşünüyorum. Utanıyorum birden. Ağaçların içinden uzayıp giden yolda ilerliyoruz. Bisikletlilerle, yürüyenlerle, otostop çekenlerle, mavi otobüsle karşılaşıyoruz. Biz. Ben ve valizlerim. Turuncusu çok ağır.

Kıvrılarak yükselen yokuşu tırmanıp kalacağım misafirhaneye varıyoruz. Bana hoş geldin diyen güneş, ufaktan alçalıyor.

Valizleri resepsiyon görevlisi ve şoförle birlikte indiriyoruz. Silkme ve koparmada 54 kg'de ülkemizi olimpiyatlarda temsil edecek düzeye geldim galiba.

Daireye yerleşiyorum. Pencereler açık, dolayısıyla kapalı kalmışlığın havasızlığıyla karşılaşmadığıma seviniyorum. Kapıyı açıp balkona çıkıyorum, kuş cıvıltısının düzeyi daha da yükseliyor. Ağaçlar henüz küçük ama kalabalıklar. Yeşil bir tepedeyim. Beton bloklar uzakta ve ancak yüksektekiler görüş alanımda. İyi.

Yatak odasına geçiyoruz. Biz. Ben ve valizlerim. Turuncusu çok ağır. İlk önce onu açıyorum. O hafifleyince ben de hafifliyorum. Taksi çağırıp çarşıya iniyorum. 

İlk duyduğum, iğde kokusu. Bitmez, tükenmez... Mis. Akşam ışığını beğeniyorum. Ağaçların yapraklarına dokuna dokuna iniyor. Sakin... İnsanlar da öyle. Banklarda, çimlerde... Ders çalışanlar, sohbet edenler, yemek yiyenler, işten dönenler, spora gidenler ve belki bilmediğim, benim gibi ilk kez gelenler... İyi. Ada gibi.

İlk

Daha önce bir şehirden hiç böyle ayrılmamıştım. Bir şehirden, arkadaşlardan, adadan, vapurdan, denizden, tanıdıklardan, tanımadıklardan... 'Bir dahaki sefere'lerden, 'görüşürüz'lerden, tesadüflerden... Boğazımı düğümleyenlerden, boğazını düğümlediklerimden, nabzımı hızlandıranlardan, nabzını hızlandırdıklarımdan... Gereksiz duygusallaşmak istemiyorum (gerekli duygusallaşmak varmış gibi) ama ara ara endorfinin etkisinin geçmesinden mi nedir, nerede olduğumu fark ediyor ve şaşırıyorum.

Veda etsen bi' türlü, etmesen bi' türlüydü... Gözlerimi doldurmamaya çalışarak en sık diyebildiğim şuydu: "Görüşürüz değil mi, özlemeyiz değil mi?"

Geldiğim yer uzak mı? Değil.
Sanki tüm sevdiklerimle her gün mü görüşüyorduk? Hayır.
Ama aynı şehirde olmak, olduğunu bilmek başka(ymış).