Pazar, Mart 25, 2012
Adada yaşamayı düşünen ve fikrimi soran arkadaşıma mektup

Çiğdemciğim selam,
Ben hayatımdan memnunum. Deprem riski dışında burada ev sahibi olmamak için bir neden yok bence. Şahsen ben istiyorum. Olumlu yanlarını az-çok biliyor, tahmin / hayal ediyorsundur, ben çok basit günlük yaşam pratiğiyle ilgili birkaç şey söyleyebilirim:
- Daimi ulaşım sıkıntısı: Vapur-motor saatlerine tâbisin. Ekim-Haziran arası kış tarifesi pek kullanışsız, son vapur Kabataş'tan 23:00'te, Büyükada'dan 20:00'de.
Ayrıca vapurun sabit süresi tezcanlıları rahatsız edebilir. Kınalı-Burgaz neyse de Büyükada için yarım saat - 45 dk. daha eklemek gerek. Ama Büyükada ve Heybeliada'nın Kabataş'a motor seferi var ve Bostancı motorları daha sık.
- Pahalılık: Neredeyse HER ŞEYİN İstanbul'dan pahalı olduğu bir semt burası. Ama İstanbul'dan alışveriş yapmak da yorucu. Kabataş'a gelirken benim güzergahımda sadece Dia var. Maalesef private label dolu evim:)) Bostancı da pek farklı değil, bilesin. Adalar arası ulaşım da ciddi sınırlı olduğundan alışverişe başka adaya gitmek hiç pratik değil.
- Sağlık hizmetleri: Acil durumlarla ilgili olumsuz hikayeler var, dr. vs. sorunlu.
- Sosyal sıkıntılar: Gece hayatın bitecek, film festivali zamanı İstanbul'da kalman gerekecek, arkadaşların ziyaretine gelmeyecek, hava ısınsın da öyle gelelim diyecek ama yaz mevsiminde hafta sonları haberli/habersiz bi' dolu insanı ağırlaman gerekecek vs.
Kendi kendine yetiyorsan, sorun yok. Adalı bir aile bana birkaç sene sonra kaçarak İstanbul'a dönenler olduğunu söylemişti, uyaran eksikliği zamanla sorun olabilir.
- Privacy: Burası çok küçük bir yer. Mesafeli olmak gerektiğinde her zaman kolay olmuyor. Vapur servis gibi. Herkes herkesin nerede oturduğunu neredeyse biliyor. "Kaçak et kesmek" biraz güç:)) Privacy senin için çok çok önemliyse bir daha düşün derim.
- Taşınmak / yeni eşya almak: Tek kelimeyle kabus! Bu nedenle kiralık evler genelde eşyalı. Kitaplarımı kargo yapayım demiştim, adalara kargo paketi 5 veya 10 kg ile sınırlı, şimdi hatırlayamadım. Bu nedenle valiz valiz taşımak zorunda kaldım, işkenceydi.
- Lokasyon: Yaz-kış oturanların iskeleye yakın olması iyi olur. Adalılar torbalı, zembilli olur derler. Her gün sabah akşam uzun mesafe yürümek / yokuş çıkmak yorucu olacaktır. Hele 23:00 vapurundan inince...
- Isınma: Doğalgazlı bir ev düşünmelisin. Buradaki evler genelde yaz için yapılmış olduğundan büyük pencereli, yalıtım ve ciddi rutubet sorunları olabiliyor. Heybeliada'da aylık 750 tl doğalgaz masrafı olan birisiyle sohbet etmiştim.
- ATM olmaması: İstanbul'da para çekmeyi unutur ya da vapura yetişmek için çekemezsen burada sadece Denizbank ATM'si var. Ve alçaklar ortak ATM olarak her çekimden 5 tl ücret alıyorlar.
- Tamirat, tadilat meselesi: Ustaların sayısı az, servis ücretleri yüksek, mesai saatleri enteresandır. Genelde hafta sonları çalışmazlar. Geleceklerini söyleyip gelmezler. DIY konusunda kendini aşmaya hazır ol:)
Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Başta da söylediğim gibi hayatımdan memnunum. Senin gibi bir komşum olsun isterim:)
Sevgiler,
Nokta
Pazar, Şubat 26, 2012
Kitaplar ve oteller
Kütüphane kitaplarıyla otel odaları bazı bakımlardan birbirine ne kadar benziyor... Aitlik yok. Başkasının izleri var. Süre sınırlı. İş biter, notlar/valizler toplanır, kitap/anahtar iade edilir.
Murathan Mungan, Otel Odaları
Murathan Mungan, Otel Odaları
Çarşamba, Şubat 22, 2012
Amerika'yı yeniden keşfetmek
Cumartesi, Şubat 18, 2012
Hayatla ölüm arasında

Hayat bize planlar yaptırır, hayaller kurdururken ölüm dur bakalım der aniden. Bugün için başka planlarım varken, sabah sevgili arkadaşımın babasını kaybettiği haberiyle uyandım. Kendi iş-güç-ders üçgenim yüzünden 15 gündür yine hastanede olduklarını bilmiyordum. Arkadaşım çok iyi bakmıştı babasına, hayırlı evlat. Eşi ve kızı da öyle...
Camiden sonra mezarlığa yürüdük. Küçük yerlerin güzel taraflarından biri de bu, her yer birbirine yakın. Erkekler uçar adım gittiler. Tezcanlı Tevfik Amca'ya da bu yakışırdı. Mezarlığa girince gruptan kopanlar oldu, başka başka mezarların, sevdiklerinin başına dağıldılar ellerini duaya kaldırarak.
Dönüşte gittikçe alçalan kış güneşi altında uzayan gölgelerimizle, hepimizin başı daha bir eğikti. Bir sonraki ölüm haberine kadar sonsuz bir hayatımız varmışçasına saçma sapan işlerimizle meşgul olmak üzere evlerimize dağıldık.
Pazar, Ocak 29, 2012
Su yeşili battaniye

Karlı havalarda denizin rengi yeşile döner demişti bir tanıdığı. Su yeşili bu renk olmalı, içinde deniz...
Denizin üstünde bir evde, karlı bir gecede, su yeşili bir battaniye... Soğuktan mı titriyor içi, heyecandan mı bilmiyor. Etraf o kadar sessiz ki (çünkü film henüz başlıyor, ekranda FBI uyarısı akıyor) kalp atışlarını duyacak diye tedirgin. İlk zamanlar sanki insan kendi gibi olamıyor, kendi gibi olmaya çalışan biri oluyor en fazla.
Neyse ki film başlıyor. Su yeşili battaniye ikisini de sarıyor.
Çarşamba, Ocak 25, 2012
Adaçayı
Çok ateşi vardı. Ona adaçayı yapmıştı. Arka odada oturuyorlardı. Elektrikli sobayla ısındıkları, kapıların kapalı tutulması gerektiği, hiçbir yere bakmayan camı kocaman mutfaktaki sohbetlerin azaldığı, banyodaki aynanın en çok buhar yaptığı mevsimdeydiler. Çiçekler salonda kalmıştı. Ona adaçayı yapmıştı.
Yanıyordu. Ve o akşam birlikte film izleyeceklerdi. Kill Bill. Film gerçekten o kadar kanlı mıydı yoksa gördükleri sanrı mıydı, hiç öğrenemedi.
Ona adaçayı yapmıştı. Yanıyordu. Ve filmdekilerin yanı sıra ölen başka şeyler de vardı odada, ikisinin arasında...
Pazartesi, Ocak 16, 2012
Çarşamba, Ocak 11, 2012
11 Ocak

7:20'yi kıl payı kaçırdım. Bu bana ders olsun. Artık hızlı hazırlanıyorum diye ilk üç alarmda uyanmazsan böyle olur tabii. Eski bir arkadaşım "öğrenmenin yaylaları var" derdi. Bir konuyu öğrenirsin, örneğin araba kullanmayı, "ben bunu biliyorum, gözü kapalı yapıyorum" dediğin anda, ustalığın verdiği rahatlıktan kaynaklanan hatalar/kazalar meydana gelmeye başlar. Çünkü eskisi kadar dikkat etmemeye başlarsın. İşte benim başıma gelen de bu. 7:35 Bostancı motoruna binmek için diğer iskeleye yöneldim. Turnikedeki görevli 35 dk. sürdüğünü söyledi. Yalan. Bu arada motor, okul servisi gibiydi. İlk-orta okul, lise öğrencileri vardı. Teknenin solunda, masalı oturma grubundaki 3 kız, arkalarda bir yerlerde, değişik tonlamalarda horlayan amcaya bakıp bakıp kıkırdıyorlardı. Karşımda oturanlar ise kuzenmiş. Biri 5, diğeri 12. sınıf öğrencisi. Ufaklık etrafına bakıyor, büyüğü ders çalışıyordu. Defter kareliydi ama matematik defteri değildi. O kadar dikkat ettim, yine de tersten okuyamadım. Büyük olanına sordum ne zaman varırız diye, 8:10 dedi. O da doğru çıkmadı. 8:15'teki Kabataş denizotobüsüne yetişemedim. Neyse ki sabah saatlerinde denizotobüsleri pek sıkmış, 8:25'e atladım. Ekim'den bu yana binmiyordum denizotobüsüne. Artık Kanal24 açık değil TV'de, yaşasın. Gerçi CNNTurk de pek iç açıcı değil ama idare eder. Bazı yaz akşamları bindiğim seferlere denk gelen saatte dayanılmaz bir program oluyordu. Ekrandan uzak oturmayı başarıyordum ama tavan kaplamasına birer-ikişer metre arayla yerleştirilmiş hoparlörlerden kaçamıyordum. Okuduğuma yoğunlaşamadığım, içimden küfredip durduğum o günlerde, denizotobüsünde kulaklıkla müzik dinleyenlerin diğer toplu ulaşım araçlarından neden daha fazla olduğunu çözmüştüm.
Ah şimdi bir yaz günü 18:15 denizotobüsünde olsaydım, eve varıp, üzerimi değiştirip, denize koşsaydım. Bu yaz daha sık 18:15 seferini yakalamayı planlıyorum, evren duy sesimi!
Pazar, Ocak 08, 2012
Sabır

Sabırsız biriyim ben. Genellikle her şey çabucak olsun isterim. Reklam yazarlığı yaparken yıllarca üzerimde saatin değil adeta kronometrenin baskısını hissettim, belki ondandır. Ayrıca İstanbul'da trafiğin sürekli sıkışık olması, sürekli bir yerlere yetişme kaygısı da sabırsızlığımı büyüttü. Şimdi iyiyim aslında. Sabah-akşam vapurda görece uzun ama sabit bir ulaşım sürem var. İlk zamanlar içim daralır mı diye korkmuştum, neyse ki öyle olmadı. Okuyacak, yazacak, e-postaları kontrol edecek, denize bakıp hayallere dalacak vaktim oluyor.
Hazzı erteleme üzerine bir şeyler okumuştum bir yerlerde. Bu bir disiplin işi. Önce zor şeyi yapıp sonrasında kolayın/ödülün/rahatlığın hazzını yaşamak. Gelin görün ki insan doğası işin kolayına kaçmaya meyilli. Önce eğleneyim, zor kısmı sonra yaparım diyor. Oysa denilene göre, bu, görünenden daha büyük bir sorun. Ve hazzı ertelemeyi öğrenmek şart. Bu da kolay değil. Teselli olarak söylenen şey ise "unutmayalım, bir gecede kas geliştirilmez". Önümde uzun bir yol var, öyle anlaşılıyor.
Nereden geldim buraya... Pastanın kremasını sona saklamayı öğreniyorum. Yazmam gereken yazıdan sonra twitter'a bakmayı, önce Sait Faik'i değil sıkıcı İletişim Kuramı kitabını okumayı, ne kadar istesem de kendimi tutup birilerine telefon etmemeyi başarıyorum. Büyümek böyle bir şey sanırım. Aranıza hoş geldim!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
