Salı, Şubat 11, 2014

Bir buluşma öyküsü

Hep bir kitapçıda tanışmayı hayal ettim. Olmadı. Ama Pazar günü kitapçıda buluşmak üzere sözleştik. İçeri girdiğimde yokluğuyla doluydu dükkan. Elimde, alacaklarımın listesi vardı. Ortadaki masada yığılı yeni çıkanları birkaç kez tavaf ettim. Kitap kapaklarının üzerindeki harfleri tanıyordum ama yazılanları anlamıyordum. Başka bir dildeydi hepsi ya da benim aklım başka yerdeydi. İki metre ötedeki kapıya bakmamalıydım, bakmamalıydım, bakmamalıydım. Aradığım kitapları bulamayınca Öykü Uçları'nı yakalayıverdim usulca. Parasını verirken, koluma dokundu "naber" dedi usulca.
Öykü Uçları,
Çok Çok Kısa Öyküler 

Ali Teoman
YKY, Ocak 2014 

Çarşamba, Şubat 05, 2014

Romantik

Evet, kabul ediyorum: İflah olmaz romantiğin biriyim ben. Telefonumda en son onun kullandığı sayfa duruyor. Google sayfası.

Salı, Şubat 04, 2014

Koşmak

Şu anda dışarıda hava 0 derece. Eve gireli 5 dakika oldu. 40 dakika kadar koştum. Yanlış spor salonunun kapısında bekleyince antrenman grubuyla buluşamadım. Ben de Devrim'de çalıştım. 

Koşmak bana iyi geliyor.

Koşarken kafamı dinliyorum. Adımlarımın sesi, nefes alışverişim, zemin dokusu değiştikçe çıkan sesler bütün dinlediklerim. Geceleri Devrim'de şarkı söyleyenlerin, gündüzleri antrenman yapanların yaklaştıkça yükselen sesleri... Hatta yazları uçurtma uçuran çocukların neşesi...

Koşmak iyi...

Pazartesi, Şubat 03, 2014

Nergis

Kapıda karşıladı beni. Yumuşacık bir koku. Bu kadar güzel olursan kendini beğenmek en tabii hakkın. 

Dün, hoş bir akşam üzeri dönüşü, tüm soğuğa rağmen içim ılıkken, Haziran'dan bu yana polis işgali altında olan, bugüne kadar topu topu üç kez geçebildiğim, Güvenpark'ın yanındaki çiçekçilerin bulunduğu yaya yolunda, birinci dükkandan aldım onu. Vazo, adadan. Bir arkadaşımın güle güle hediyesi. Evim, daha bi' ev oldu. Ve evet, tekrar duyumsadım, kalbime giden yol, burnumdan geçiyordu.

Evde tek başına

Tek başıma olmaktan hoşlanmadığım dört an:
- Nevresim değiştirmek (özellikle yorgan kılıfı is killing me)
- Sırtı fermuarlı elbise giymek (ve çıkarmak. Gardırobumda sadece bir elbise var böyle.)
- Ayağımı uzatmış, kucağımda bilgisayar varken uzakta kalan bardağa erişmek
- Şarap açtığımda bitirememek (şarap soslu yemekler öğrenmeliyim)

Cumartesi, Şubat 01, 2014

Bazen - ll






















Bazen kendimi oyalayamıyorum.

Bazen - l























Bazen içsesimi susturamıyorum.

Çarşamba, Aralık 04, 2013

"Benim masam"

 
Aslında masa değil, sehpa. Sağlığında anneannem ile teyzemin, bana doğum günü hediyesi olarak aldığı sandık. Ada'ya değil ama Ankara'ya getirdim, sehpa yaptım. Bu akşam telefonla konuşurken arkasına not aldığım uzun şerit, Marketing Türkiye'nin bu sayısını çevreleyen Fox TV'nin dizi tanıtım bandı. Sağda, seylan oranı fazla kaçmış demli çayım. Arkasındaki ilaçlar, Ankara'nın kuru havasına alışmaya çalışırken, maraton üstü taşınma ve 10 koli kitap yerleştirme sonucu uyutmayan gece öksürüğü, doktorun tanımıyla geçici solunum şeysi için. Geçiyor. Sağ üst köşede ev hediyesi narlar. Alttaki dergi Anadolu Jet'in. Yemek tarifleri için aldım. Aslında 30 Kasım'da giderken okuduğum sayıda daha güzel tarifler vardı ama şaşkın ben, dönüşte alırım diye düşündüm, dönüşün Aralık'a denk geleceğini hesap etmedim. Gitti güzelim ayvalı tarifler. Bu akşam, benim masamdakiler bunlar.


17 Şubat Pazartesi, 2014 notu: Bu yazının başlığı "Benim masam"ın ilham kaynağı şu blog: benimmasam.blogspot.com.tr Epeydir güncellenmiyor maalesef.



Çarşamba, Kasım 27, 2013

Kasaba hayatı, Pink Floyd ve aşure

Büyük şehirde doğdum, büyüdüm ama bir kasabada, hatta küçük bir mahallede yaşamak için yaratılmışım. Ada'da da (pardon, çok fazla -da oldu ama hepsi yerli yerinde) "özel hayat" sınırını iyi çekmek kaydıyla, en sevdiğim şeylerden biriydi bu. Yaşam pratiğinde çok faydasını gördüm. Bir keresinde PTT'ye verilecek dilekçeyi, sabah açılmasını bekleyemediğimden, karşıdaki dükkana bıraktım. Bir Cuma günü manavdan rica ettim, semt pazarından benim için deniz börülcesi aldı. (İki yılın sonunda aynı manav bana enginar ayıklamayı öğretti.) Pastane zaten hepimiz için emanet yeriydi, vapurda karşılaşamadığımızda, alıp vereceğimiz şeyleri pastaneye bırakırdık.

Neyse... Cumartesi, evi epey yerleştirdikten sonra akşam üzeri dışarı çıktım. Bir nalbur ve kahve makinesini tamir ettirecek bir elektrikçi arıyordum. Pazarın köşesinde, ocağımı da aldığım tüpçüye sordum. Esnaf hakkında, esnaf referansını önemserim. Eski karakolu biliyor muydum? Hayır. Arjantin Kebap'ı? Evet, biliyordum. (Arjantin diye kebapçı ismi mi olur?! Bir gün sırf meraktan gideceğim.) Hah, onu geçince sola giden bir yol; o yol üzerinde de gecekondular başlamadan hemen önce yan yana dükkanlar var. Nalbur da orada, elektrikçi de...

Nalbur. Tamam. (Ustanın tarifine uymaya çalışırken, kavram karmaşasıyla, yanlış ölçüde boru aldığım sonra ortaya çıkacaktı.)

Terzi. Şu an lazım değil.

Elektrikçi. Kapalı. Tüh.

Televizyon tamircisi? Bi' şansımı deneyeyim. Kahve makinesi de elektrikli alet sonuçta!

Elektrikçi 5 dakika önce kapatmış dükkanı. Televizyon tamircisi, kahve makinesini ertesi sabah komşuya teslim etmek üzere aldı. Takip için telefonunu verdi. Bana da küçük yerde yaşamanın keyfini çıkarmak kaldı.

--

3 gün sonra. Filmin devamı:

- Nalburdan aldığım akordeon şeklindeki boru kısa geldi. Ayrıca her alüminyum folyo gibi görünen alüminyum, alüminyum folyoya benzemiyormuş. Öyle kolayca şekil almıyormuş. İkinci nalbur seferi. Yeni ölçü. Sonuç: Olumlu.

- Kahve makinesi. Elektrikçi amcayla beraber fişe taktık. Suyu doldurduk. Beklemeye başladık. TV'de haberler vardı. Spiker, Melih Gökçek'in Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı adayı ilan edildiğinden bahsediyordu. Amcanın "rengini" bilemediğim için pek politikaya girmek istemedim. ODTÜ'lüler çok geliyormuş. Sevdi beni. "O kadar yürüdünüz ama yine de yolu yaptı adam" dedi. 6. dakikada sinyal sesi başladı. "Şunlar ne" diyerek, daha önce hiç kullanmadığım erteleme düğmesine bastı. Makine sustu! Yeminle ben de kurcalamıştım! Hain makine, diş doktoruna gidince ağrısı kesilen diş gibi çıktı! Neyse amcayla karşılıklı güldük, makineyi bir torbaya koyduk ve vedalaştık.

Dönüşte markete uğradım. Geçen yıl, bu vakitler, bir değil, iki kez birlikte aşure pişirdiğimiz, "bu sene yapamadık, Dr. Oetker mi denesek" dediğim için beni Twitter'da ifşa etmekle tehdit eden arkadaşımın gazıyla buğday, fasülye, nohut, şeker ve pirinç aldım. Kuruyemiş evde vardı. Önce yemeği kurdum (zeytinyağlı kereviz) sonra buğday, nohut ve fasülyeyi ayıklayıp ıslatmaya koyuldum. O sırada 7/24 Pink Floyd cover'ı çalan KAOS Sound'u dinliyordum. Birden yaptığım şey çok garip geldi. Pink Floyd ve aşure. Olsundu. Çin mutfağında tatlı-ekşi tavuk vardı ya, Nokta'nın mutfağında da Pink Floyd ve aşure olsundu. Afiyet olsundu.



Cumartesi, Kasım 23, 2013

Küçük zevklerin insanı

Küçük zevklerin insanıyım.

Taşınma sonrası yerleşme karışıklığı içinde olsa da yeni evimde, ilk upuzun, gazeteler eşliğinde kahvaltımı yaptım. Sonra çayımı alıp kanepeye, dünkü Radikal Kitap'ı okumaya geçtim. Kablosuz İnternet'te sorun var, bağlantı kesiliyor arada. TuneIn'den vazgeçip, "party playlist"i çalmaya başladım.

Sandığı açmalı, kalan eşyaları yerleştirmeli, ortalığı süpürüp halıyı sermeli, yatak odasının tülünü asmalı, sonra 100. Yıl'a gidip kolilerin hiçbirinden çıkmayan, kitaplıkları monte etmek için gereken alyan ve vidaları alacak bir nalbur bulmalı, bulmuşken aspiratör için 50 cm'den uzun, 100 cm'den kısa boru (ustanın tarifi) almalı, kahve makinesini tamir edecek bir elektrikçi bakmalıyım. Ama hepsi bekleyebilir. Önce Semih Gümüş'ün Alberto Manguel yazısını okuyacağım. Belki sonra Manguel'in Geceleyin Kütüphane kitabını açıp karıştıracağım. Yeni kitabı Okumaların Okuması'nı alınacaklar listesine not edeceğim.

Kendimi bugün zamana bırakacağım, aceleyi ise pazartesilere, salılara...