Pazar, Eylül 01, 2013

Bağ evi

24 Ağustos Cumartesi.
Sabah 06:50.
07:00 otobüsü için duraktayım.
Geldi. Durdu. Şoför kokpiti kurcalıyor.
Dijital yazı akmaya başlıyor: "417"
Aa gidiyor! Durdurdum:
- AŞTİ'ye gider mi? (Teyit sorusu)
- Gitmez.
- Yakınından da geçmez mi?
- Önünden geçer.
- !?

***

AŞTİ.
Süha Turizm. Bilet gidiş-dönüş. Ayırttığım gibi.
Tost kötü. Vapur tostu gibi.














Bozkır, bozkır, bozkır...
Bir Neşet Ertaş türküsünün içinden geçiyorum.
Bazı türkülerin neden sepya olduğunu anlıyorum.

***

(Berbat) bir mola yeri: Mavi Kent
5 saat sonra Kayseri. Terminal.
Uğurlayanım yoktu, karşılayanım var.

***

Shell, Opet, bulunmayan sigara. Neydi adı?..
Pide.
Sayısal loto.
Etrafı dağlarla çevrili bir çanak.
TOKİ her yerde.
Her yerden görülmekte: Erciyes.
Sözlükteki "heybetli"nin, hayattaki karşılığı.
Erciyes'in çatısı altında olmak...

"Kayseri'de kaybolursan Erciyes'e doğru git."














Bağ evi.

Esinti.
Aşağıda Kayseri.
Bağ-bahçe.
Karadut. İçine girdim. Ellerim boyandı, ağzım tatlandı.
Üzüm. Bağdan.
Eriklere yetişememişim.

***

Serin odalar. Üşürsün.
Zevkli ayrıntılar. Seversin.
Eski eşyalar. Hislenirsin.

***

Akşam.
Küçükten büyüğe, dayanıklılık sırasıyla, sırtımıza bir şeyler giydik.
Mantı. Anneminkilerden farklı, küçücükler. İki dolu tabak yedim.
Tabağım, şimdilerde pek bulunmayan, ince porselenden.

***

Loto çekildi. Sıkı durduk: İkramiye Melikgazi'ye!
Ama maalesef bizim kuponlara değil. Çok yaklaşmışız; kombine uçak biletine, bağ evi için arabaya, bahçeye havuza, mortgage'ı kapatmaya, har vurup harman savurmaya...

***

Bahçe sulama. Sesi bile terapi.

***

Ertesi gün.
Kahvaltı.
Vejetaryenliğin imkânsız olduğu şehir.
Değilim.

***

Şehir turu.
Yeğen. Benimkinden iki yaş büyük. Tatlı.
Evler taştan. Küp küp.
Kiminde inşaat, kiminde yaşayan var.
Tek arabanın geçebildiği sokaklar. Pek çoğunun "rehberim"de anısı var.
Ermeni nüfusu mu? Kalmamış. Elia Kazan, Nazar Büyüm...

Talas.
Okul. Yatılı.
Adeta kuş yuvası.

***

Bulvarlar-lar-lar...

Kapalıçarşı. Serin.
Çarşıda satılanlarla
avm'de satılanlar arasında on yıllar var. 

***

Selçuklu şehri.
Maalesef örnek alınmamış mimarisi.
Orijinal kümbetler tüm estetiğiyle dimdik ayakta,
çirkin bir taklit avm'nin önünde.

***
 
Dönüş. Evden dönüyorum sanki.
Çantamda erik marmelatı, sucuk baharatı...

***

Ankara. Herkesten uzak ama her yere biraz yakın.




Cuma, Ağustos 16, 2013

Rastlantı

"Rastlaşsak" diye düşündü kadın, "tanımayız birbirimizi".
"Neden" diye düşündü adam.
"Kokum değişti. O parfümü kullanmıyorum artık."

Pazartesi, Ağustos 12, 2013

Birisi tatil mi dedi?

Yaz okulu bitti. Kampus şimdi tatile girdi. Pazartesi sabahı ofise yürürken yolda gördüğüm otomobil sayısı bir elin parmaklarını geçmez.

Pazar gecesini yolda geçirdiğim için sabah kahvaltı edemedim. Yol üzerindeki tek kafe-pastane olan Doyurucu'ya (ne yaratıcı isim!) uğradım. Açma-poğaça kalmamıştı. Neyse Şok'un fırın reyonuna bakarım dedim. Orada da kalmamıştı. Manav reyonu tamtakırdı. Adada kışın Ergün Pastanesi çavdarlı simit çıkarmazdı, müşteri az diye; manav erkenden paydos ederdi, son vapura yetişecek diye. Burada da Şok Market, neredeyse dükkanı kapatıp gidecek, müşteri yok diye.

Akşam ofisten çıktığımda saat 8'e geliyordu. Sakin sakin Çatı'ya yürüdüm. Kampus benden daha sakindi. Çatı'ya doğru ilerlerken sakinlik, yerini ıssızlığa bıraktı. Yaklaşınca anladım ki Çatı kapalıydı. Çünkü yaz okulu bitmişti.

Çarşı'ya yöneldim. Hemen girişteki Burger King'e girdim. Temizlik vardı. Dünyanın 7'de kapanan tek Burger King'inin bizim mahallede olduğunu o anda öğrendim.  Çünkü yaz okulu bitmişti.

Eve geldim.  Dominos Pizza'nın web sitesine baktım. Telefon açtım. Akşam 8:00'den sonra servis yapmıyoruz dediler. Açıklama şaşırtıcı ve acıktırıcıydı.

Hadi Nokta aç buzdolabını, ye yoğurdunu dedim kendi kendime. Yarın akşam da bu kadar geç kalma.

Cuma, Temmuz 26, 2013

"Acaba değer mi?"


...diye düşündüğümüzde Lale Müldür'ün aşağıdaki dizelerine bakıyoruz. Çok pratik bir değerlendirme. Sonuç, çoğunlukla "değmez" çıkıyor.





sen açacağın onca belaya değer misin?
özür dilemek dışarı çıkmak isterdim
uzun bir gece olacak
durumlar giderek daha da çok karışacak
ya da açıklaşacak
Devamı şurada.


Çarşamba, Temmuz 24, 2013

Kocatepe

Bir düğün, bir cenazeye katıldım Ankara'da. Geriye bebek ziyareti kaldı. Bir aday var, Arya. Nedim'in kızı. Bu aralar dünyaya gelebilir. Bir-iki ay sonra da Ankara'ya...

Dün Emin'in babasının cenazesine gittim. Kocatepe Camii'ne.

Kızılay'dan, dünyanın en gereksiz yaya üst geçitlerininin arka arkaya sıralandığı Meşrutiyet Caddesi boyunca yürüdüm. Bir piyango satıcısına adres sordum ve tam gösterdiği köşeden sağa dönünce alt katında süper market olan cami karşıma çıktı.

Binaya yaklaştım. Görünürde avlu yoktu. Sağ ve sol tarafta merdivenler vardı. Hangisinden çıkacağımı bilemeyip, sağdakine yöneldim. Ağaçsız, gölgesiz, taştan ibaret dev bir alanla karşılaştım. Avlu diyemedim çünkü bildiğim avlulara benzemiyordu. Gözüm Ebru ve Emin'i aradı. Işık o kadar kuvvetliydi ki, zemin kaplamasındaki açık renk taşla da birleşince görmek zorlaştı. Sol tarafta bir kalabalık vardı. Evet, oradalardı.

Hayat garip. İstanbul'dan bir arkadaşımla Ankara'da bir cenazede buluştum. Ona, babasını kaybeden eşine ve tanımadığım yakınlarına baş sağlığı diledim. Hüzünlü tonda günlük meselelerden konuştuk. Daha güzel günlerde görüşmek üzere ayrıldık. Ben birkaç saat içinde ölümü unutturan günlük yaşama geri dönmüştüm. Onlarınki zaman alacaktı...

Salı, Temmuz 16, 2013

Cesaret

Blogdaki taslak sayısı 35'e ulaşmış. Bazı yazıları hazır olmadığından, bazılarını da yayınlamaya 'ben' hazır olmadığımdan taslak olarak tutuyorum.

Evet, doğru, kendi kendime yazıyorum. Yazdıklarımı bazen birileri okusun istiyorum, bazen "birileri" okumasın... Ama seçme şansım yok. Cesaret. Medeni cesaret. Kalbi açma cesareti. Yazma cesareti. Yaratma Cesareti. Rollo May versin isteyenlere gereken cesareti.

Çarşamba, Temmuz 10, 2013

Tehlikeli günler

Tehlikeli günlerden geçiyorum. Biraz, Orhan Veli'nin "böyle havalar" dediği havalardayım. Mesela sabahları ofise yürürken etrafta çimleri sulayan otomatik spreyler hoşuma gidiyor. Bazılarının menzilinden zıplayarak kaçıyorum. Bugün bir tweet'te şuna benzer bir şey yazıyordu: "Küçük şeylerden mutlu oluyorsan, aşıksın demektir". (Aradım ama bulamadım, bulunca kaynağını buraya ekleyeceğim.)

Dün iş çıkışı spor malzemeleri satan dev bir mağazaya gittim. Koşmak için şort, koşu programının karmaşık zamanını tutmak için 50 ayrı zaman ayarlayabileceğim kronometreli saat, bisiklet kaskı-eldiveni-reflektörlü paça tutucusu (ismi tam doğrultamamış olabilirim) aldım.

Dönüşte A1'den yürüdüm. İlk gün egzersizi niyetine. Bu sabah erken kalkıp bu kez stadda yürüdüm. On haftalık bir program bu. Başlamadan önce sekiz gün yürüyüş, sonra koşu-yürüyüş karışık. Koşu oranı sürekli yükselecek ve onuncu haftada 30 dk. koşabilecek hale geleceğim. Adada başlamıştım ama araya tatiller girince aksamıştı. Bu kez kararlıyım.

Ayrıca hafta sonu bisikletin de açılışını yapmak istiyorum. Binmeyeli epey oldu. Zincirinde bi' tuhaflık sezmiştim, umarım ciddi bir şey değildir. Belki bazı günler ofise bisikletle gelirim.

İçinde semantik geçen şarkı

"İçinde semantik geçen şarkı" diye şuraya yazayım da aradığımda Google'da çıksın. Adını kesinlikle aklımda tutamıyorum çünkü.

In a Manner of Speaking by Nouvelle Vague

Salı, Temmuz 09, 2013

Öğlen


Öğlen yemeğimi bir fındık ağacının altında yedim. Fındıklar henüz olmamış. Beklemedeyim.

Gurbet

Dün akşam telefonum çaldı. Tanımadığım bir numara.

Kadın: Gurbet?
Ben: Kimi aramıştınız?
Kadın: Gurbet'i aradım.
Ben: Yanlış oldu.
Kadın: Afedersin evladım.

Telefonu kapatırken düşündüm. Aslında doğruydu. Evet, burası gurbet.