Bu akşam çay demledim. Eda-Tansu'nun armağanı fincanımla içiyorum.
Yağmur yağıyor ince ince. Balkon kapısı açık. Toprak, yaprak, hayat
kokusu içeri geliyor. A4 Kapısı'ndan çıkan kortejin "Her yer Taksim, her
yer direniş" sesleri uzaklaştı. Saat dokuz buçuğu geçiyor.
Çocuklara, İstanbul'dan ayrılırken "gidip yerleşince sizi aldıracağım" demiştim. Öyle de oldu. Hele içlerinde biri var ki, yazarından imzalı, damgalı, pullu zarfla geldi, diğerlerine yetişti. (Fotoğrafta, yüzü bize dönük, öndeki kitap.)
Sağ olsun Seda, "yangında ilk kurtarılacak" kitaplarımı kargoyla ulaştırdı. (Taşınırken ayırmak zor olmuştu, yanıma alamamıştım. İki valizim vardı ve turuncusu çok ağırdı.) İlk posta geçen cuma geldi. Eskişehir'e gideceğim için getirip yerleştirememiştim. Pazartesi kargocu bir daha çaldı kapımı. Bu kez bir sırt çantası, içi yine kitap dolu. Demek, hepsi koliye sığmamış. Akşam hepsini tek tek, özenle çıkardım koliden. Artık, o kadar yalnız değilim.
Salı, Haziran 04, 2013
Cumartesi, Mayıs 25, 2013
İlk hafta
Birinci gün:
Uçaktan indik. Biz. Ben ve valizlerim. Turuncusu çok ağır.
İstanbul bulutluydu, burası güneşli. Yağmur sonrası. Temiz.
Havaalanına 40 km mesafede olduğumuzu söyledi şoför. İlk geldiğimde, yoldaki sohbetten olmalı, zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Evet, 40 km varmış. Bi' türlü gelemedik sanki.
Geçtiğimiz yollar hakkında hiçbir fikrim yok. Yön duygumu devreye sokmak için bir kerteriz noktasına ihtiyacım var. iPad'i açıyorum. Google Harita'da mavi bir nokta beliriyor. İşte o benim. Mavi ve Nokta. Daha doğrusu, biz. Ben ve valizlerim. Turuncusu çok ağır.
A1 Kapısı'ndan giriyoruz. (Güm güm güm...) Duralım deyip, ağacın fotoğrafını çekmeyi düşünüyorum. Utanıyorum birden. Ağaçların içinden uzayıp giden yolda ilerliyoruz. Bisikletlilerle, yürüyenlerle, otostop çekenlerle, mavi otobüsle karşılaşıyoruz. Biz. Ben ve valizlerim. Turuncusu çok ağır.
Kıvrılarak yükselen yokuşu tırmanıp kalacağım misafirhaneye varıyoruz. Bana hoş geldin diyen güneş, ufaktan alçalıyor.
Valizleri resepsiyon görevlisi ve şoförle birlikte indiriyoruz. Silkme ve koparmada 54 kg'de ülkemizi olimpiyatlarda temsil edecek düzeye geldim galiba.
Uçaktan indik. Biz. Ben ve valizlerim. Turuncusu çok ağır.
İstanbul bulutluydu, burası güneşli. Yağmur sonrası. Temiz.
Havaalanına 40 km mesafede olduğumuzu söyledi şoför. İlk geldiğimde, yoldaki sohbetten olmalı, zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım. Evet, 40 km varmış. Bi' türlü gelemedik sanki.
Geçtiğimiz yollar hakkında hiçbir fikrim yok. Yön duygumu devreye sokmak için bir kerteriz noktasına ihtiyacım var. iPad'i açıyorum. Google Harita'da mavi bir nokta beliriyor. İşte o benim. Mavi ve Nokta. Daha doğrusu, biz. Ben ve valizlerim. Turuncusu çok ağır.
A1 Kapısı'ndan giriyoruz. (Güm güm güm...) Duralım deyip, ağacın fotoğrafını çekmeyi düşünüyorum. Utanıyorum birden. Ağaçların içinden uzayıp giden yolda ilerliyoruz. Bisikletlilerle, yürüyenlerle, otostop çekenlerle, mavi otobüsle karşılaşıyoruz. Biz. Ben ve valizlerim. Turuncusu çok ağır.
Kıvrılarak yükselen yokuşu tırmanıp kalacağım misafirhaneye varıyoruz. Bana hoş geldin diyen güneş, ufaktan alçalıyor.
Valizleri resepsiyon görevlisi ve şoförle birlikte indiriyoruz. Silkme ve koparmada 54 kg'de ülkemizi olimpiyatlarda temsil edecek düzeye geldim galiba.
Daireye yerleşiyorum. Pencereler açık, dolayısıyla kapalı kalmışlığın havasızlığıyla karşılaşmadığıma seviniyorum. Kapıyı açıp balkona çıkıyorum, kuş cıvıltısının düzeyi daha da yükseliyor. Ağaçlar henüz küçük ama kalabalıklar. Yeşil bir tepedeyim. Beton bloklar uzakta ve ancak yüksektekiler görüş alanımda. İyi.
Yatak odasına geçiyoruz. Biz. Ben ve valizlerim. Turuncusu çok ağır. İlk önce onu açıyorum. O hafifleyince ben de hafifliyorum. Taksi çağırıp çarşıya iniyorum.
İlk duyduğum, iğde kokusu. Bitmez, tükenmez... Mis. Akşam ışığını beğeniyorum. Ağaçların yapraklarına dokuna dokuna iniyor. Sakin... İnsanlar da öyle. Banklarda, çimlerde... Ders çalışanlar, sohbet edenler, yemek yiyenler, işten dönenler, spora gidenler ve belki bilmediğim, benim gibi ilk kez gelenler... İyi. Ada gibi.
İlk
Daha önce bir şehirden hiç böyle ayrılmamıştım. Bir şehirden, arkadaşlardan, adadan, vapurdan, denizden, tanıdıklardan, tanımadıklardan... 'Bir dahaki sefere'lerden, 'görüşürüz'lerden, tesadüflerden... Boğazımı düğümleyenlerden, boğazını düğümlediklerimden, nabzımı hızlandıranlardan, nabzını hızlandırdıklarımdan... Gereksiz duygusallaşmak istemiyorum (gerekli duygusallaşmak varmış gibi) ama ara ara endorfinin etkisinin geçmesinden mi nedir, nerede olduğumu fark ediyor ve şaşırıyorum.
Veda etsen bi' türlü, etmesen bi' türlüydü... Gözlerimi doldurmamaya çalışarak en sık diyebildiğim şuydu: "Görüşürüz değil mi, özlemeyiz değil mi?"
Geldiğim yer uzak mı? Değil.
Sanki tüm sevdiklerimle her gün mü görüşüyorduk? Hayır.
Ama aynı şehirde olmak, olduğunu bilmek başka(ymış).
Veda etsen bi' türlü, etmesen bi' türlüydü... Gözlerimi doldurmamaya çalışarak en sık diyebildiğim şuydu: "Görüşürüz değil mi, özlemeyiz değil mi?"
Geldiğim yer uzak mı? Değil.
Sanki tüm sevdiklerimle her gün mü görüşüyorduk? Hayır.
Ama aynı şehirde olmak, olduğunu bilmek başka(ymış).
Pazar, Nisan 21, 2013
Cuma, Nisan 19, 2013
Yolculuk
Hayatımın önemli konuşmalarından birkaçı yolculukla ilişkili. Yeğenim olacağını, bir kış akşamı, otobüs kapısında öğrendim. Bir zamanlarki sevgilimle işlerin iyi gitmediğini, bir yaz başı, anneme havaalanında anlattım. Bir bahar günü, Eminönü-Kadıköy vapurunda hayatî bir hayır demek zorunda kaldım. Başka bir gün, 19:40 vapurunda bir büyüğüme üzüntümle yakalandım. Yakınlarda, yağmur sonrası ılık bir akşam, son ada vapurunun arkasına saklanıp, masadan kalktım. Yıllar önce, bir yol sohbetinin konusu olan Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi, hayatımı şekillendirdi. Önemli bir yolculuk öncesi, akıl hocama tavsiyesini sorduğumda, 'kendin ol' dedi. Bundan daha yüreklendirci bir yanıt, henüz, almadım.
Yoldayım bu akşam...
Yoldayım bu akşam...
Pazar, Nisan 14, 2013
"Hürriyete Doğru"
Kimliklerim, yıkanan giysinin cebinde kalmış gibi. Mürekkebi dağılmış, mührü silinmiş. Aidiyetsizlik. Hafiflik. Güzel. Hürriyete Doğru gibi.
Perşembe, Nisan 11, 2013
Tesadüfen

Ada ve vapurunda, işler tesadüfe dayanır.
Planlar, çoğunlukla iskeleye kadardır.
Lodos eser, iskelede kalırsın.
Sis olur, gidemezsin.
Kırmızı ışığa takılır, Kabataş'a yetişemezsin.
Kabataş'ta yoktur ama umudunu kesme, vapura Kadıköy'den binebilir!
Tesadüfen karşılaşır ve belki tanışırsın.
Kimine hayır demen gerekir, kimiyle arkadaş olursun.
Giderken yunus görürsün tesadüfen, dönüşte yeni ay...
Özlesen bile karşılaşmayı planlamazsın çünkü tesadüfün kurallarına aykırıdır.
Sözleştiğinde, buna uyarsın. Ama kronometre burada çalışmaz.
Belirsizliğin heyecanı bu işte.
Kendimi doğanın kollarına bıraktım... Ve tesadüfün!
Çarşamba, Nisan 03, 2013
Cam kesiği
Cam bu: Kırılır.
Kırılmasın diye boşuna yakaladın.
Avuç içi sağlamdır ve bir o kadar da zor iyileşir. Metaforun gözü çıksın!
Kırılmasın diye boşuna yakaladın.
Avuç içi sağlamdır ve bir o kadar da zor iyileşir. Metaforun gözü çıksın!
Pazar, Şubat 24, 2013
Cumartesi, Şubat 09, 2013
İçimden söylediğim şarkı
Telefonum çalıyor. Konuşuyoruz. Kapatıyoruz. Ama telefon melodisi olarak ayarladığım, o aradığında çalan şarkıyı içimden söylemeye devam ediyorum. Epey bi' zaman...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
