Pazar, Kasım 18, 2012

Sıra sonbaharda

Bugün güzel bir pazardı. Terasta upuzun kahvaltıya izin veren ılık bir hava vardı. Akşam üzeri  kasımpatı bakmak için seraya gideyim istedim. Ama öncesinde 6 Numara'da küçük bir gezinti yapmalıydım.

Şezlonglar toplanalı epey olmuştu. Kızı ve köpeğiyle yürüyüşe çıkmış genç bir baba, denizin rıhtıma yığdığı yosunları eşeleyen bir-iki karga, balık peşinde üç-beş martı, sandalını zımparalayan birkaç tanıdık ve kulübün duvarına yaslanıp demlenen üç-dört balıkçı amcadan başka koca sahilde kimse yoktu. Deniz, karşıda Heybeli ve biz.

Şezlongların üst üste yığıldığı duvar boyunca sarmaşıklar kıpkızıl bir şelale olmuş akıyordu. Işık mükemmel, renkler müthişti. Ben, yaz insanı ben, sonbaharı sevdim birden.

Cumartesi, Kasım 17, 2012

Karasuları

Adada yaşamak demek, bazen tehlikeli sularda yüzmek demek. Şikayetçi miyim? Hayır. Korkuyor muyum? Bazen evet.

Cumartesi, Kasım 03, 2012

Ev

Biz vapura binince, eve geldik sayarız kendimizi. İskeleye koşmamız ondandır.

Pazar, Ekim 14, 2012

Heybeliada'da yerli bir turist


Cumartesi sabahı. Güneş. Ekim'i yarıladık. Erkenciyim. Çünkü komşu adada bir programım var. Arka Güverte düzenliyor.

Evde saat yok. İstemedim. Her sabah iskeleye koşma telâşım biraz da ondan. Telefonumun saatini 2-3 dk. ileri aldığımdan bu yana gemiden, motordan erken varıyorum. Şükür. Ama yine de telâş telâş...

Yolda fotoğraf makinemi almadığımı fark ettim. İskeledeyim, henüz motor görünürde yok. Görevli 3-4 dk. zaman var diyor. "Bi' koşu eve gidip geleceğim, beni bekleyin."

8:40. Heybeliada'ya doğru açılıyoruz. Penceremden göründüğü gibi; orman orman...

9:00 olmadan Heybeliada'dayım. Turistim. İskele tenha. Daha yarım saatim var. Bir şeyler atıştırabilirim. Manavın önünden geçerken Pamuk Prensesi kandıran elmalardan alıyorum bir tane. Amca, yıkayıp öyle veriyor. Ne düşünceli.

Heybeliada'ya ikinci gelişim. Buluşma yeri Luz Kafe. Dün vapurda Heybeliadalı ahbapların tarif ettiği gibi motor iskelesine sırtımı verdim, yukarı çıkmaya başladım. Solda Aya Nikola'yı göreceksin demişlerdi. Gördüm. Sağdan devam et, gazete satılan bakkalı geç demişlerdi. Geçtim. Eskicinin hemen yanında, kolayca bulacaksın demişlerdi. Buldum. Ve fakat kapı, duvar. Geziye katılacağını tahmin ettiğim bir-iki kişi gördüm etrafa bakına bakına yürüyen. Gerektiğinden önce ve fazla sosyalleşmeye niyetim yok. (Sanırım gittikçe yabanileşiyorum. Ama bu normal bir davranışmış adalılar için, Marmara Adalı bir arkadaşım öyle demişti.) Geri döndüm. 3 dakikada sahildeyim. Yukarı çıkarken sol köşede gözüme kestirdiğim pastaneye girdim. Meltem Pastanesi. Birazdan iskeledeki çay bahçesinde (Adaturka) karşılaşacağım kediyle bölüşeceğim iki peynirli kuruvasan aldım, minik bir patatesliyi de ikram ettiler. Vitrinde baştan çıkarıcı görünen meyveli turtalar vardı. Dönüş için aklımın bir köşesine yazdım. Hemen pastanenin karşısındaki bayiden gazete aldım. 20 dakikam ve şahane bir manzaram var. Önce cam bardakta çayım geldi, sonra kedi. 3 lokmadan sonra doydu ve gitti. Tok gözlülüklerine bayılıyorum bunların.

Yarım saat içinde üçüncü kez çarşıdan geçiyorum. İlkinde dükkan açan, ikincisinde kapı önünü sulayan esnaf, şimdi taburelere dizilmiş çay içiyor. Luz Kafe'nin önü bu kez kalabalık. Günaydınlaşıyoruz. Oyalanmak için eskicinin önündeki eşyayı incelemeye koyuluyorum. Aslan ayaklı masa oluyor ilk gördüğüm. Bir masa olmak için en temel bileşeni eksik aslında, üstü yok! Ama yine de güzel bir parça.

Çok dakikiz. Rehberimiz Orhan Türker geldi ve 9:30'da yola çıktık. Hemen Luz Kafe'nin ilerisinde sol tarafta, köşesinde griler grisi bir ahşap evin bulunduğu sokağı tırmanmaya başladık. 30 küsur kişiyiz. Ve sanırım çantasında mayo taşıyan bir tek benim. Herkes son derece pantolonlu. Bir tek bizim adada mı güneş vardı?!

Yokuş bitince sola döndük.


Grup geçerken, aşağıdaki fotoğrafı çekmek için durmam gerekti. Yokuşun başında, çıkmak için güç toplayan bir teyzeyle, kalabalık hakkında konuştuk. En rahatsız edici kalabalığın Büyükada'da olduğu konusunda hemfikir kaldık. Halimize şükrettik. Ardından birbirimize iyi günler diledik.

9:50. Hüseyin Rahmi Gürpınar Lisesi'nin önündeyiz. Tam o sırada telefon geldi ve okulun neden hasarlı ve kapalı olduğunu dinleyemedim. Döndüğümde konu sokak hayvanlarına dönmüştü. Bize eşlik eden biri küçük siyah, diğeri kahverengi, üçüncüsü beyaz ve sonuncusu, adının Matador olduğunu öğrendiğim kırçıllı güzel köpek de konuşmaları usulca dinliyordu.


10 dakikalık moladan sonra sağımızda orman, solumuzda askeri alanın dikenli tel ve uyarılarıyla ilerlemeye devam ettik. Aya Yorgi (Saint George) Manastırı'na vardık. Askeri bölge olduğu için izinle ziyaret ediliyor ve fotoğraf çekmek yasak. Beyaz demir kapının ardında, duvara bitişik merdivenden tek sıra halinde aşağıya indik. Bana Gökçeada'yı anımsattı buradaki terk edilmişlik. Biraz sonra göreceğim çan kulesi de Bozcaada'yı hatırlatacaktı. Ada, ada...

Acıklı bir öyküsü var heykelin. Aklım neredeydi bilmiyorum (ya da uzakta olduğum için duyamadım, o da olabilir) öykünün başını kaçırmışım. Harabe halindeki duvarın içinde, İtalyan mermerinden, rehberimizin ifadesiyle 150 yaz, 150 kışa dayanmış, hâlâ çok güzel bir heykel. Zamanında içi renkli fresklerle bezeli (bir parça kalıntısını görebildik), camları vitray, etrafı çiçeklerle sarılı bir yermiş burası. 

 Sıra manastırın içine geldi... Topluca, camilerin son cemaet yeri muadili alana geldik. Rehberimizin ifadesiyle insanlara "birazdan ibadethaneye gireceksin, ruhen ve fiziken toparlan" hissini veren yer... Burada bir çeşme var. Akmayan. Belli ki bir zamanlar ayazma varmış. Hatta ucu taa Uludağ'a bağlı bir kaynak olduğu efsaneleri mevcut. 40'lı yıllarda tüm adaya pompalamaya çalışmışlar ve kaynağı "küstürmüşler". Hemen aşağıda Deniz Harp Okulu'nda kalmış kaynak, yılda birkaç kez yukarıya su veriliyormuş. Sembolik.

Kilise, küçük. Oturma yerleri duvar boyunca dizili ve sayıca sınırlı. Katolik kiliselerinden farklı bu bakımdan (ben de yeni öğrendim). Hatta eskiden haremlik, selamlıkmış. Yukarıdaki loca kadınlar içinmiş. Sonra karma olmuş. Burası diğer Rum Ortodoks kiliseleri gibi Fener'e değil, Kudüs'e bağlıymış. Ve İsrail'le birtakım anlaşmazlıklar döneminde bu nedenle uzun zaman papaz ataması yapılamamış. Bu kez diğer taraftaki bahçeye çıktık. Hâlâ Osmanlıca rakamların kullanıldığı kapı numarası tabelaları var. Zaman, durmuş. Deniz sonsuz, sonsuz... 

Şimdi sırada Terk-i Dünya Manastırı var. Rehberimiz son uyarıyı yapıyor; "gidilecek (ve de geri dönülecek) epey yol var, yürüme sıkıntısı olanlarla burada vedalaşabiliriz." Ayrılanlar ve yeni katılanlar oluyor. 

Yola koyuluyoruz. Mezarlık yoluna sapıyoruz. Mezarlık yolu ve Müslüman kısmının tarihi kapısı Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa tarafından yaptırılmış. Müslüman ve Rum cemaati bitişik mezarlıklarda yatıyor. Mezarlık, sanatoryuma gelip, taburcu olamayanlar nedeniyle adanın nüfusuna göre epey kalabalık. Dünya ölümlü, ölümlü...

 Terk-i Dünya'ya giden yol şa-ha-ne! (Kendimi başka bir adayı severken yakalıyorum.) Ormanın içinde, gerçekten çam kokusunu duyumsayarak yürüyoruz. Adaya adını veren "halki",  Rumca bakır demek. Yolda, tepeden denize kadar inen bakır damarının açıkta kalmış bir kısmını görüyoruz. Arada kısacık manzara molalarımız var. Ve acıklı yangın yeri... Kiliseye varıyoruz. Diğer ismi Aya Spridon. İnzivaya çekilmiş bir keşişten geliyor. Adanın güneyi burası. İklimi daha bi' Ege. İskele tarafıyla sıcaklık 1-2 derece fark ediyormuş. Açık havalarda Çınarcık görülüyormuş. Yaz aylarında Perşembeleri ayin oluyormuş. Biz de birtakım dilekler diledik, mumlar yaktık oraya kadar gitmişken. Aziz Spridon hürmetine. Umut umut... 

Biz oradan ayrılırken saat 13.00'e geliyor. Adalar arası ulaşım çok kısıtlı, gündüz motor yok. Dönüş için 12:55 vapuruna yetişemiyorum. Sonraki 15:15'te. Hiç dert değil. İsmini duyduğum, hep aklımda olan Mavi Restoran'a gitmek için harika bir fırsat. Deniz otobüsü iskelesinin önünde Mavi. Manzara kötü ama menü güzel görünüyor. Çadırımsı bir çardağın altında ve dışarıda iskeleye daha yakın kısımda masalar var. Güneş dışarıda oturmaya elverişli. Elimi yıkamak için içeri girdiğimde, garson zeytinyağlılara ve mezelere bakmamı öneriyor. Mutfaktaki hanımla selamlaşıyoruz, Burgazada'dan geldiğimi öğrenince "Burgazadalılar tutucu olur, adalarından ayrılmazlar" diyor. Haklı. Dedim ya, Heybeliada'ya ikinci gidişim. Çok acıkmadığımdan bana hafif bir meze tabağı hazırlıyor. Garson ara sıcaklarla aklımı çeliyor ve bir de kalamar ızgara söylüyorum. Güneş, deniz, leziz bir öğlen için şükrediyorum.

Pazar, Ekim 07, 2012

Onun bildiği

Telepati gücümü sınadım bugün. Hasbelkader arasaydı, onu düşündüğümü söyleyecektim.
Ama aramadı. Söylemedim. Düşünmedim bildi.

Cumartesi, Ekim 06, 2012

Su...

Dün sabah, her zamankinden farklı bir kuş sesiyle uyandım. Bu kez epey kalabalıktılar ve yüksek sesle şakıyorlardı.

Sitede çatı yalıtımı yapılıyor şu aralar. Özel bir malzemeyle kaplanan yüzeyler, iş tamamlandıkça, kontrol amaçlı suyla dolduruluyor. Çatıların kenarları da 20 cm kadar yükseklikte olunca, hepsi birer havuz haline gelmiş.

Yakınımızda, K.Çekmece Belediyesi ve Karayolları'nın kese kese bitiremediği (çok şükür bitiremediği) küçük bir koru var, oradan da takviyeyle çeşit çeşit kuş havuz keyfi yapıyordu. Kanat çırpmalar, suya girip çıkmalar, sortiler, su sıçratmalar...

"Kuşların Havuz Keyfi" belgeselini bırakıp işe giderken yöneticiyi gördüm ve bu güzellikten bahsettim. Bahçeye kuşlar için bir havuz yapsak mı dedim. Olabilir dedi ama samimiyetinden emin değilim.

Şu kadarcık su bile kuşlar için bambaşka bir ortam yarattı. Her geçen gün yanlış sulama, çevre kirliliği, hatalı yapılaşma gibi nedenlerle biraz daha azalan doğal sulak alanlar ve kuşlar için üzülmemek mümkün değil. Hatta bazı kuş türleri sadece belli bölgelerde yaşıyor ve nesilleri tehlikede. Sulak alanların çoğu göç yolları üzerinde ve bu kuşcağızların yaşam alanları her yıl biraz daha daralıyor.

Halkalı'da tarihi Ziraat Okulu vardı, nefis bir taş binaydı, hükümete yakın olduğu söylenen bir vakıf üniversitesine verildi. (Daha önce burada meslek lisesi düzeyinde uygulamalı tarım, hayvancılık eğitimi veriliyordu. Mandıra ve fidanlık vardı. Semt sakinleri sabah erkenden gidip sıraya girerek, taze, doğal süt satın alabiliyordu. Yıllarca annem bu sütle bize yoğurt mayaladı. Sonra birileri oraya göz dikti. Oysa başta ABD olmak üzere, dünyada tarım-hayvancılığa ilgi artıyor, gençler çalışacak çiftlik arıyor, bizde ise bu işler devlet eliyle bitiriliyor.) Ziraat Okulu'nun bahçesinde her yıl leyleklerin yuva yaptığı upuzun bir baca vardı. Okulun yeni sahipleri, ne zararı varsa, bu bacayı yıktırmış. Düşünsenize o güzel leylek, bu yıl geldiğinde, "koordinatlar doğru, evim nerede" diye aranıp durmuştur.

Bugün Dünya Kuş Gözlem Günü, Doğa Derneği'nin sayfasından öğrendim. Atlas'ın sitesinde konuyla ilgili pek çok yazı okuyabilirsiniz. Benim yazım da böyle güzel bir güne tesadüf etti. Kuşlara ve kuşları sevenlere selam olsun.
Birlikte kahvaltı yaptığımız kargalardan biri.




Pazartesi, Eylül 10, 2012

Sırala-ma

Öncelikler sıralaması ve seçim yapmakta zaman zaman zorlanıyorum. Önce bu kitabı mı okuyayım yoksa şunu mu? Balkonda keyif yaptıktan sonra yürüyüşe mi çıkayım yoksa denize girip güneşleneyim mi? Blog'a kısa kısa mı yazayım, deftere uzun uzun mu?

Çarşamba, Ağustos 01, 2012

Yolda, pardon denizde gelirken...

Yaz tarifesinde 18:30'a -Kadıköy'e uğramasına rağmen- alçak Şehir Hatları en küçük gemileri koyuyor, hatta bu sıcakta burnu kapalı olanlara bile rastladım. Her zamanki yerim arka güvertede gölgede yer kalmıyor. Açık havanın büyüsüne kapılanlar önce güneş vuruyor demeden bulduklara yere oturuyor. Daha Kadıköy'e gelmeden güneş alan kısımlar birer birer boşalıyor. Yer kalmadığında, arka güverteden, yazları sigara içenlerin buluştuğu alt kata inen merdivenlerde, ilk basamağa oturuyorum, daha doğrusu oturuyordum. Sonra yan balkonu keşfettim. (Bu arada geminin bölümlerini doğru tanımlayamıyor olabilirim, bi' türlü sağlam bir kaynak bulamadım öğrenmek için.) Geminin sol tarafında, gölgede; rüzgar, dalga sesleri ve serpintilerle şahane bir yolculuk. İlk gün böyle düşünüyordum.

İkinci gün, geminin sola bakan kısımında manzaranın felaket olduğunu fark ettim. Anadolu Yakası denizden bakıldığında tam bir beton yığını. (Başka bir teoriye göre, Avrupa Yakası beton yığınlığında daha ileri ama düz olduğu ve denizden manzarasını görmediğimiz için öyle düşünmüyoruz;-) Tahta sıralar pek rahatsız olduğu için insan keyifle yayılamıyor, üç-beş dakikada bir kıpırdanmak, pozisyonunu değiştirmek istiyor. İşte tam bu sırada balkonun parmaklıklarını betonlara siper edebildiğimi keşfettim! Ve yolculuğun kalan kısmını deniz ve gökyüzü arasına demir bir çizgi çekerek devam ettim.

Bu akşam ise (anladığınız gibi ilk günkü heyecanım kalmadı balkonda) çok, çok kalabalıktı gemi. Oturduğumuz yer öyle sıkışıktı ki kitap, gazete okurken dirseklerimiz çarpışmasın diye tuhaf pozisyonlara girdik hep birlikte. Ve bu kalabalık, en kısası Kınalı'ya kadar süren sohbetlere maruz kalmama yol açtı. (Bu arada ben biraz yabanîleştim galiba.) Oysa tek istediğim, denize bu kadar yakınken, hele motor iskeleye yanaşmak için sustuğunda, geminin gövdesine çarpan dalgaların sesini dinlemekti. Ama olmadı. Sağ tarafımda Yozgat'lı ama orada hiç yaşamamış, yıllarca Kapalıçarşı'da gümüş ev eşyası yapıp geçinmiş, işlerin iyi gitmemesinden dolayı 4 yıl önce dükkanı kapatmış, emeklilik bunalımlarına girip, Çemberlitaş'ta oğlunun kuyumcusuna gidip gelmeye başlayınca kendine gelmiş bir amcayla, 7 yıldır adada yaşayan, evi yukarıda olduğu için bakkal çıraklarına bahşiş vermekten yakınan bir teyze konuşuyordu. Sol tarafta ise önce çantasını kaldırmak istemeyen ama sıkıştığımızı görünce kendi soluna alan bir amca ile 18:15 deniz otobüsünü kaçırdığı için (belki de ilk kez) vapura binen, amcanın sol yanındaki çantayı kaldırdıp bizi daha da sıkıştırarak kendine yer açan, her halinden yazlıkçı olduğu belli bir abla (burada yazar yazlıkçılardan hoşlanmadığının işaretini de veriyor), nispeten daha az laflıyordu. Bense bir yandan acaba o daracık yerden kalkıp kaçsam mı diye düşünürken, diğer yandan Gündüz Vassaf'ın Cennetin Dibi kitabını okumaya çalışıyordum. Baktım olmadı, kendimi rüzgara verdim ve bu yaz bitmeden bir gece teknede uyuma hayalimi hatırladım. Hımmm.

Salı, Temmuz 24, 2012

Kayıt

Kayıtlara geçsin diye yazıyorum, kayıtsız kalmaya çalışmak hiç kolay değilmiş.

Perşembe, Temmuz 12, 2012

Mücadele

Yazıpsildimyazıpsildimyazıpsildim. En fazla bunu yazabildim.