Pazartesi, Mayıs 18, 2009

Geometri


Bir üçgenin iç acılarının toplamı nedir?

Cumartesi, Mayıs 16, 2009

Ay ay ay!

bu gece yine
ilginç şeyler anlatıyor olmalı
toplamış etrafına yıldızları

2006

Göçmen kuşlar!


Göçmeyin demek istiyorum aslında. Ya da beni de götürün yanınızda. Yükseklik korkum var ama sadece binaların tepesindeyken. Uçmaktan korkmuyorum gökyüzündeyken.

Acaba yolculuk nereye? Yanınızda pusulanız, gaganızdan düşüremediğiniz anılarınız var mı? Unutmak istediğiniz şeyleri burada mı bırakıyorsunuz yoksa denizin üzerinden geçerken aşağıya atmak mı en iyisi? (B)alıkların hafızası zayıf neyse ki.

...

7 Eylül 2007

Cumartesi, Ocak 24, 2009

I'm back!

Sevgili günlük, akışkan veya koyu kıvamlı yazılar yazmak üzere canım MacBook'umun başındayım. Şu anda bilgisayarın pili %35 dolu görünüyor, çat diye kesilmez umarım.

Bugün nefis bir gündü. Dün gece EC'ye Ocean's Eleven review'ı yollamakla meşgul olduğum için 3'te yatmıştım. Maalesef sabah alarmımı kurduğum saatte kalkamadım ve sevgili Eda'yla biraz geç buluştum. Hava muhteşemdi. 24 Ocak'ta pırıl pırıl bir güneş. Santral İstanbul'da So Cafe'de nefis birkaç saat geçirdik. Eda'yla en son yine Santral İstanbul'da, güle güle yemeği için Otto'da görüşmüştük. Hayatını değiştirmiş, bence bu ona iyi gelmiş.
.

Love

Pazartesi, Ekim 29, 2007

Yazmalı. Yazmaya bir şeylerden başlamalı.

Sevgili Günlük,

Adalet Ağaoğlu'nun günlüklerini okuyorum da, titreyip kendime geliyorum. (Damla Damla Günler, 3 Cilt, Remzi Kitapevi) Allahım yazmak nasıl bir şey?! Ben şu küçük, zavallı halimle koskoca Adalet Ağaoğlu ile benzer sancılar çekiyormuşum. Yeryüzünde yalnız değilmişim! Ama onun yazıya verdiği emek ve harcadığı mesainin yüzde birini bile ayırmıyor/ayıramıyorum. Ama istiyorum.

Bugün kitap fuarına gittik Sümbül'le. Çok nefis kitaplar aldım. İletişim Yayınları standında kendimi kaybettim. Oğuz Atay - Tutunamayanlar, İhsan Oktay Anar - Amat + Suskunlar, Alan Watts - Anında Hava Tahmini (aldığım en ilginç kitap! bulutlara bakıp, hava tahmini yapmayı anlatan, 24 sayfalık pratik bir kitap, ileride tekne sahibi olursam işime yarar heh he), Murat Belge - İstanbul Gezi Rehberi (yıllar önce sevgilime almıştım, e ayrılınca bazı kitaplardan uzak kaldım, bu da onlardan biriydi.). İthaki'den Kemal Tahir -Kurt Kanunu, Doğan Kitap'tan Hasan Ali Toptaş - Harfler ve Notalar + Uykuların Doğusu (Harfler ve Notalar HM'nin bahsettiği bir kitaptı, Uykuların Doğusu da 2006 Orhan Kemal Roman Ödülü almış, merak ettim), 314 no'lu standdan Aydın Şimşek'in bizzat kendi elinden (maalesef imzalatmayı unutarak) Yaratıcı Yazarlık + Estetik ve Mücadele Estetiği (kendisiyle okuma-yazma üzerine yaptığımız sohbet, ayrı bir yazı konusu), Merkez Kitap'tan Karen Armstrong - Mitlerin Kısa Tarihi, Elma Yayınevi'nden Dr. Ali Işık - Yabancı Dil Nasıl Öğrenilmez, Remzi'den Zülfü Livaneli - Sevdalım Hayat (daha çıkalı kaç gün oldu, 10. baskıyı yapmışlar. Remzi Kitapevi'nden çıktığını bilmesem, 100'er 100'er mi basıyorlar diye şüphe edeceğim:P) aldım.

Eve gelir gelmez Amat'a başladım. İhsan Oktay Anar'ın Puslu Kıtalar Atlas'ını okumuştum. HM, Vahide ve Sümbül, Amat'ın da iyi olduğunu söylemişlerdi.

Stantlardan birinde Mustafa Ruhi Şirin'i gördüm, ayaküstü sohbet ettik.

Çıkmadan RYD'nin standına da uğradık. Bülent Fidan, Ortaya Karışık Seyirlik İşler kitabını armağan etti. (E, ben onu da imzalatmamışım!! Neyse haftaya Celil Oker'in imza günü için yeniden gitmeyi planlıyorum, yanıma alayım.)

Sevgili Günlük, yaptığım hesaplara göre, işten-güçten-trafikte harcadığım zamandan (ki artık günde 2 saati aştı!) artan zamanlarda kişisel okuma yazmalarım için günde fazladan 4 saate ihtiyacım var:) Zaten fazla uyumuyorum. Sık sık akşamları dışarı da çıkmıyorum. Bu durumda internet ve tv'yi kısacağım:) Dolayısıyla artık bu yazıya nokta koyma vakti geldi heh he:)

En kısa zamanda tekrar yazacağım, söz:)

Not: Parantezleri de azaltmak lazımmış, artık bir dahaki yazıda:)

Cuma, Nisan 13, 2007

Yaşasın tembellik!


Bugün cuma, sağsalim haftayı bitirirken, tembellikle ilgili yazı yazasım geldi:) Geçen hafta Pandora’nın haftalık kitap postasında yer alan Tembel Ayaklanması kitabı ilgimi çekmişti. Sanırım önceki yaz, tam tatile denk gelen bir zamanda Kitaplık’ın aylaklıkla ilgili bir sayısı vardı, onu da hatırladım.

Tembellik bana öğleye kadar sarkan, gazetelerle salona yayılan pazar kahvaltılarını ya da zamanı, gölgelerden ya da karnımın acıkmasıyla ölçtüğüm şezlongda güneşlenmeyi çağrıştırır. Hafta sonu mesaileri vardı bir süredir, 2 haftadır da film festivalindeki 11:00 seansları nedeniyle kahvaltı keyfi yalan oldu. Güneşlemeye de daha epey var. Tembellik yapmayı özledim.

Pazar, Ocak 07, 2007

Kitaplar



Gece uyumadan önce okuduğum kitap, yolculuğa çıkarken yanıma aldığım kitap, plajda birlikte bronzlaştığım ya da bekleme salonunda birileriyle konuşmaktan beni kurtaran kitap, vapurda sayfalarını rüzgarın çevirdiği veya bazen yemeği birlikte yediğimiz kitap genelde aynı değil.

Gece yatmadan önce kişisel gelişim türü kitapları kesinlikle kafam çekmiyor mesela. Uzunca bir dönem yatarken Türk Gülmece Öyküleri Antolojisi’ni okudum. Pozitif bir ruh haliyle uykuya başlamak için... Kitap kalın olmasına kalındı ama uzun süre bitirememiş olmamın nedeni, yatakta okurken sadece 2-3 sayfadan sonra uykuya dalıyor olmam. Okuma lambamı bile kapatamam çoğu zaman.

Epeydir yatarken şiir okumaya çalışıyorum. Kelimelerin konsantre, anlam yüklü kullanılışları kafamda iyice yer etsin istiyorum. Rüyalarda Problem Çözme diye bir kitap okumuştum, yatmadan önce alt bilinci programlamak mümkünmüş.

Uzun yolda birkaç kez biyografi denk geldi. İş Kültür’ün biyografimsi serisi olan Nehir Söyleşileri’nden birkaçını yollarda devirdim. Biyografileri çok severim. Mesela Adalet Ağaoğlu’nun günlüklerinin bir kısmı olan Damla Damla Günler’ini okurken bir yazarın iç seslerini duymak çok etkileyici bir deneyimdi. Bir yanda yazma sancıları, diğer yanda devam eden günlük yaşam... Önceki yaz elimdeki kitap yolun yarısında bitiverince, mola yerinde Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü almıştım. Yolculuğun geri kalanı kıkırdayarak ve nasıl oldu da bu kitabı daha önce okumadım diye hayıflanarak geçmişti.

Yıllar önce bir Bodrum tatilinde Trevanian’la tanışmış ve o hafta içinde Türkçe’ye çevrilmiş bütün Trevanian’ları okumuştum. Unutulmaz bir haftaydı.

Bazen okumalarım durur. Kendimi kitaba veremem, kitap okuduğumu unutamam, kitabın içine giremem bir türlü. Aynı sayfayı birkaç kez okurum.Hatta kaldığım yerden devam edemediğim, biraz daha geriden aldığım zamanlar olur. Kitaplar yığıldıkça üzerimdeki baskı artar, okumam lazım diye içim içimi yer. Bu gibi zamanlarda kurtarıcım bilim-kurgudur. Jules Verne, Isaac Asimov, Frank Herbert, Arthur C. Clarke’ı çok severim.

Gündüz okumalarımda ise öykünün yeri ayrıdır. Bir ara öğlen yemeklerinde dışarı kaçardım. Ajansın yakınlarında bir park vardı. Çekmecemde de her zaman öykü kitabı, öykü dergileri olurdu. Yarım saat temiz havada okumak çok iyi gelirdi. Hatta sanat yönetmeni bir arkadaşımla bunu sistemli olarak yapmıştık bir dönem.

Yakın zamana kadar artık öğrenmek için bir şey okumanın zor olduğunu düşündüğümü fark ettim. Yüksek lisans yapmaya karar verirken tekrar ders çalışma fikri beni ürkütüyordu. Çünkü okurken bir şeyler öğrenmek başka, öğrenmek için okumak başka düşüncesine kapılmışım bilmeden. Oysa dersler başlayınca konu ilgi çekici olduğu sürece öğrenmek için tekrar bir şeyler okuyabildiğimi sevinerek gördüm. Aslında şimdi yazarken fark ettim, saçma bir düşünceymiş bu. Yıllardır her yeni müşterinin ciğerini öğrenmek için sayfalar dolusu okuyup, günlerce ders çalışmıyor muydum zaten! Gözümde büyütmüşüm demek ki...

Bazen de elimden "hiç" bırakamadığım kitaplar olur. Yıllar önce Tom Robbins'in Parfümün Dansı’nı öyle okudum.

Neyse saat epey ilerlemiş. Biraz Attila İlhan okuyup yatayım artık...

Cuma, Eylül 15, 2006

Her güne bir kitap



‘Her güne bir masal’, ‘her güne bir oyun’ tarzında kitaplar vardır ya, iki gündür ben de ‘her güne bir Remzi Ünal’ vaziyetindeyim.

Celil Oker okumaya başladım. Dün Çıplak Ceset’i, bugün Kramponlu Ceset’i okudum. Günler, haftalar boyu yazılan bir kitabı, bir günde yutmak haksızlık mı, iltifat mı acaba?

Yalnız bir problemim var, yarınki kitap henüz elimde yok. Aslında tüm Celil Oker’leri birden almak istedim, kronolojik okumak için. Ama kitapçıda hepsi yoktu. Çıplak Ceset’le Bir Şapka Bir Tabanca’yı bir yerden, Kramponlu Cesedi başka yerden aldım. Oysa yarın sıra Bin Lotluk Ceset’te. Ne yapıp edip bulmam gerek!

Remzi Ünal’ın maceralarından sonra Asimov’un Vakıf dizisine kaldığım yerden devam ederim artık☺

Not: Yazı eski, fotoğraf yeni (16 Nisan 2012).

Pazartesi, Mayıs 01, 2006

Dar zamanlar, geniş insanlar

Sabah yatakta gözümü açtığım andan itibaren yapılacak işlerin düşüncesi beni esir alıyor. Ahım şahım bir işim yok aslında, bir reklam yazarıyım sadece. İşten başka vakit ayırmak istediğim birkaç “iş” daha var. Ve de yalnızca 24 saatim!

Sanki koskoca İstanbul’da herkes ve her şey yavaşlatma eylemi yapıyor. İşe giderken, evden ne kadar erken çıkarsam çıkayım biraz sonra yüreğimde bir darlık: “hay Allah trafiğe bak, ya hadi gitsenize, açın yolu, geç kalıyorum.” Halbuki sıradan bir yoğunluk. Bana nedense anormal geliyor. Neyse TEM’e çıkınca su gibi akıp gidiyoruz. TEM’i seviyorum.

İşe geliyorum. Bilgisayarımın düğmesine basıyorum. Aa, yoksa fişi mi çıkmış, ekran hala karanlık. Kasaya kulak veriyorum. Evet “tır tır tır” çalışıyor. Hah tamam açıldı. Simgeler masaüstüne bir bir yerleşiyor. Amma da yavaş açılıyor.

Yapılacaklar listesi gayet makul. Ama sanki listede olmayan işler mi var nedir? Ya da unuttuğum bir şeyler?! İçimde bir huzursuzluk. Sanki yapılması gereken bir şeyler var, ben yapmıyorum ve zamanı geçiyor. Yok, yok, kesin atladığım bir şeyler var! İç sesim beni rahatlatmaya çalışıyor: “Biraz keyfine bak, kitap karıştır, gazete oku, mail’lerini kontrol et. Rahat ol ya!” Daha da içerideki sesim dürtüyor: “Ajandana bir daha bak. Her işi yaptıysan bile gözünden kaçan bir deadline olabilir. Ya da ödenecek bir fatura, doğum günü kutlanacak bir arkadaş, not alınmamış bir sunum vardır belki”

Neyse öğleden önce biraz isim çalışıyorum. En sevdiğim işlerden biri. Yoğunlaşınca ne iç seslerimi, ne de her gün aynı şeyleri çalan radyoyu duyuyorum. Bir süre sonra gözlerim yanıyor. Ekrana fazla bakmaktan mı, içmeyene gider kuralıyla etrafımı saran sigara dumanından mı, bilmiyorum.

İnternette dolaşan bir yazı geliyor aklıma, imzasını hatırlamıyorum. Orta Amerika’da yerlilerin rehberlik ettiği bir turist grubu dağa tırmanıyormuş. Çıkmışlar, çıkmışlar, tepeye az bir mesafe kalmış, rehberler durmuş. Turistler, onlara neden durduklarını sormuşlar. Yerliler de “çok hızlı çıktık, ruhumuzun bize yetişmesini bekliyoruz” demişler.

Hadi biz de biraz yavaşlayalım.

25 Aralık 2005