Pazartesi, Eylül 10, 2012

Sırala-ma

Öncelikler sıralaması ve seçim yapmakta zaman zaman zorlanıyorum. Önce bu kitabı mı okuyayım yoksa şunu mu? Balkonda keyif yaptıktan sonra yürüyüşe mi çıkayım yoksa denize girip güneşleneyim mi? Blog'a kısa kısa mı yazayım, deftere uzun uzun mu?

Çarşamba, Ağustos 01, 2012

Yolda, pardon denizde gelirken...

Yaz tarifesinde 18:30'a -Kadıköy'e uğramasına rağmen- alçak Şehir Hatları en küçük gemileri koyuyor, hatta bu sıcakta burnu kapalı olanlara bile rastladım. Her zamanki yerim arka güvertede gölgede yer kalmıyor. Açık havanın büyüsüne kapılanlar önce güneş vuruyor demeden bulduklara yere oturuyor. Daha Kadıköy'e gelmeden güneş alan kısımlar birer birer boşalıyor. Yer kalmadığında, arka güverteden, yazları sigara içenlerin buluştuğu alt kata inen merdivenlerde, ilk basamağa oturuyorum, daha doğrusu oturuyordum. Sonra yan balkonu keşfettim. (Bu arada geminin bölümlerini doğru tanımlayamıyor olabilirim, bi' türlü sağlam bir kaynak bulamadım öğrenmek için.) Geminin sol tarafında, gölgede; rüzgar, dalga sesleri ve serpintilerle şahane bir yolculuk. İlk gün böyle düşünüyordum.

İkinci gün, geminin sola bakan kısımında manzaranın felaket olduğunu fark ettim. Anadolu Yakası denizden bakıldığında tam bir beton yığını. (Başka bir teoriye göre, Avrupa Yakası beton yığınlığında daha ileri ama düz olduğu ve denizden manzarasını görmediğimiz için öyle düşünmüyoruz;-) Tahta sıralar pek rahatsız olduğu için insan keyifle yayılamıyor, üç-beş dakikada bir kıpırdanmak, pozisyonunu değiştirmek istiyor. İşte tam bu sırada balkonun parmaklıklarını betonlara siper edebildiğimi keşfettim! Ve yolculuğun kalan kısmını deniz ve gökyüzü arasına demir bir çizgi çekerek devam ettim.

Bu akşam ise (anladığınız gibi ilk günkü heyecanım kalmadı balkonda) çok, çok kalabalıktı gemi. Oturduğumuz yer öyle sıkışıktı ki kitap, gazete okurken dirseklerimiz çarpışmasın diye tuhaf pozisyonlara girdik hep birlikte. Ve bu kalabalık, en kısası Kınalı'ya kadar süren sohbetlere maruz kalmama yol açtı. (Bu arada ben biraz yabanîleştim galiba.) Oysa tek istediğim, denize bu kadar yakınken, hele motor iskeleye yanaşmak için sustuğunda, geminin gövdesine çarpan dalgaların sesini dinlemekti. Ama olmadı. Sağ tarafımda Yozgat'lı ama orada hiç yaşamamış, yıllarca Kapalıçarşı'da gümüş ev eşyası yapıp geçinmiş, işlerin iyi gitmemesinden dolayı 4 yıl önce dükkanı kapatmış, emeklilik bunalımlarına girip, Çemberlitaş'ta oğlunun kuyumcusuna gidip gelmeye başlayınca kendine gelmiş bir amcayla, 7 yıldır adada yaşayan, evi yukarıda olduğu için bakkal çıraklarına bahşiş vermekten yakınan bir teyze konuşuyordu. Sol tarafta ise önce çantasını kaldırmak istemeyen ama sıkıştığımızı görünce kendi soluna alan bir amca ile 18:15 deniz otobüsünü kaçırdığı için (belki de ilk kez) vapura binen, amcanın sol yanındaki çantayı kaldırdıp bizi daha da sıkıştırarak kendine yer açan, her halinden yazlıkçı olduğu belli bir abla (burada yazar yazlıkçılardan hoşlanmadığının işaretini de veriyor), nispeten daha az laflıyordu. Bense bir yandan acaba o daracık yerden kalkıp kaçsam mı diye düşünürken, diğer yandan Gündüz Vassaf'ın Cennetin Dibi kitabını okumaya çalışıyordum. Baktım olmadı, kendimi rüzgara verdim ve bu yaz bitmeden bir gece teknede uyuma hayalimi hatırladım. Hımmm.

Salı, Temmuz 24, 2012

Kayıt

Kayıtlara geçsin diye yazıyorum, kayıtsız kalmaya çalışmak hiç kolay değilmiş.

Perşembe, Temmuz 12, 2012

Mücadele

Yazıpsildimyazıpsildimyazıpsildim. En fazla bunu yazabildim.

Salı, Haziran 12, 2012

Yazmadıklarım

Yazmadıklarım hakkında yazmak, kulağa tuhaf geliyor. Zaman zaman yazmadıklarımın beni değiştirdiğini, dönüştürdüğünü, büyüttüğünü hissediyorum. Hem biraz daha kendim oluyorum hem biraz daha "ben"den uzaklaşıyorum.

Bazen daha ilginç bir şey oluyor. Yazıyorum. Deftere veya blog'a. Sonra kendime saklıyorum veya yayından kaldırıyorum. Ama "geçici" yazmış olmak bile yetiyor bana.*

Yazmak böyle tuhaf işte...

*Vakti zamanında aldığım bir kitabı anımsadım şimdi. Kadınlar Neden Yazdıkları Her Mektubu Göndermezler? Kalktım, kitaplıkta buldum. 8 Ekim '97 olarak tarih atmışım, bir de "belki artık gönderirim" diye not düşmüşüm kapak içine... Konusunu hatırlamıyorum, başlığı hâlâ ilginç.

Cumartesi, Mayıs 19, 2012

19 Mayıs, önemli gün.



19 Mayıs'ları iki kere severim. Birkaç yıl önce bir 19 Mayıs'ta yeni bir yol çizmiştim kendime, içinde okul olan, okumak, yazmak olan... O gün kağıt üzerindeydi, sonra gerçek oldu.

Geçen yıl bugün, yine güzel bir 19 Mayıs'ta taşındım Burgazada'ya. Vapurla gidip geldiğim bir hayaldi önceden. Bu sabah yürüyüşte vaktiyle Sait Faik'e gölge yapmış bir çamla tanıştım. Bence kesin oydu, geçenlerde okuduğum hikayeden tanıdım.

Bugün yine önemli bir çalışma yapacağım kendimce.  Onu da yazarım vakti gelince.

Uğurlu gün, 19 Mayıs iki kere kutlu olsun.

Cuma, Nisan 20, 2012

Aniden

İnsan karşısına aniden çıkıveren şiirlere hazırlıklı olamıyor.

 

adsız

minik kara gözlerinle bakıyorsun bana işte,
sıcacık dokunan o iki gözle.

yarıda kalan kelimem dökülüyor yere,
belli ki artık sensin her kelimem.

Onur Güngör

Cuma, Nisan 13, 2012

Başlıksız


İki ada arasında, hayalle gerçek arasında.

Pazartesi, Nisan 02, 2012

Sözcüklerin esiri olmak


Sözcükleri kullanmak kolay değildi, şimdi iyice güçleşti. Gündüz Vassaf'ın Cehenneme Övgü kitabını, yıllar sonra tekrar elime aldım. İlk yazı Geceye Övgü, etkilemekten öte, sarstı beni. Ama şimdi bahsetmek istediğim konu başka, Sözcük Mahpusları bölümü...

Sözcükler gerçekte ("gerçekte" yazarken, bu ifadenin ne kadar "gerçek" olduğu hemen şüpheli hale geliyor, ilginç) ifade etmek istediklerimizi ne kadar karşılıyor? Bunu en iyi şairler yapıyor muhtemelen. Bir dizede, bazen bi' dünya imgelem... Biz, geriye kalan ölümlüler ise Gündüz Vassaf'ın deyişiyle "konuşarak, geçici bir ölümsüzlük peşinde boşu boşuna koşuyoruz."

S.35
"Sözcükler, nesnelerin ve duyguların dünyasına bir düzen, bir standardizasyon getirir. Bu, ne maddi ne de manevi dünyada bulunan bir standardizasyondur. Sözcükler, karşılıklı, birbirine bağlı bir yaşamı desteklemek amacıyla iletişimi kolaylaştırmak için yarattığımız yapay kurgulardır. Sözcükler, ihtiyaç gereği her şeyi alelade, basit imgelere, kavramlara ve kalıplara indirger. Doğayı ve toplumu sahiplenme, düzenleme ve denetleme yolundaki kendi kendimize belirlediğimiz kader-hedefe doğru ancak böylelikle ilerleyebiliriz."

...

"Birbirimizi anlamayacağımız korkusuyla, sözcükleri gereğinden çok kullanıyoruz. Konuşamamanın, iletişim kurmayı reddetme anlamına çekilmesinden, kabalık olarak görülmesinden korkuyoruz. Ayrıca, çok fazla konuşuyoruz. Sessizlik bizi ürkütüyor. Sessizliği denetleyemiyoruz. Oysa sessizlikte, sezinlediğimiz ama tanımadığımız dürtülerin, özgürlüğün ve gelişigüzelliğin son noktası saklıdır."


S.39
"Suskunluk, duyuların yoğunlaşmasına yol açar - insanlar arasında sessizlik, iletişimin çoğalmasını sağlar. Çünkü sessizliğin içinde, ikimizden ya da üçümüzden daha büyük olan bir şeyi paylaşırız. Sessizlik, duyularla algılananların tümünün doruk noktasıdır."

...

"Konuşulan söz totaliterdir. Buyurur. Sahiplenir. Öteki sözleri dışarıda bırakır. Ağzımızdan çıktığı anda, hiyerarşik bir ilişki yaratır: Bir konuşan, bir de dinleyen vardır."

S.40
"İnsanı şaşırtan, hayrete düşüren, tedirgin eden şey sessizliktir. Düzenlenmemiş olan şey, sessizliktir. Tehlikeli ve bilinmeyen olasılıklar vaat eden şey, yine sessizliktir. Hayal gücümüzü zenginleştiren, yine sessizliktir."

S.41
"Ozanlar, sessizliğin seslerine kulak verirler."

Pazar, Mart 25, 2012

Tehlikeli karışım

Rakıyı suyla içmek normal, müzikle karıştırmak tehlikelidir.